Yeşil Şehir Uygulamaları

Dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşıyor. Küresel ölçekte kentli nüfusun toplam nüfusa oranı 2018 yılında %55 civarında idi ve bu oranın 2050 yılında %68’e ulaşacağı öngörülüyor.1 Nüfusun giderek yoğunlaştığı kentler ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasi faaliyetler kadar tüketimin de merkezi konumunda. Ürettiğinden fazlasını tüketen kentler dünya kaynaklarının yaklaşık %70’ini kullanıyor, küresel ölçekte toplam karbondioksit salımının %70’inden fazlasına neden oluyor ve yine dünya genelinde üretilen toplam enerji miktarının üçte ikisinden fazlasını tüketiyor.2 Bu nedenlerle, ekolojik dengenin bozulmasında, iklim krizinin meydana gelişinde kentlerdeki mevcut yaşam pratiklerinin ve alışkanlıklarının payı büyük. Diğer yandan kentleri insanların doğa ile kurduğu ilişkinin ara yüzü olarak nitelemek yanlış olmaz.

Kentler, insanların kendilerini merkeze alarak oluşturdukları sosyal ve ekonomik sistemlerin geliştirdikleri teknolojilerle şekillenen, tüm bu ilişki ve yapıların kristalize olduğu mekânlar. Bir anlamda insanın doğa ile kurmaya çalıştığı tahakküm ilişkisine ayna tutmakta. Aynı zamanda kentler, ekolojik felaketlerin olumsuz sonuçlarına en çok maruz kalan yerlerin başında geliyor. İnsan yapısı altyapılar ve yapılı alanlardan oluşan kentler, başta iklim krizi olmak üzere ekolojik sorunların doğurduğu birçok felaket karşısında oldukça kırılgan bir durumda. Hâl böyle olunca “Yeşil Şehir” kavramı önem kazanıyor. Kentleri, içerisinde yaşayan tüm canlıların önemli bileşenler olarak kabul edildiği, yeşil altyapı üzerine inşa edilmiş ve doğa ile denge içerisinde var olan mekânlara dönüştürmek, kentleri iklim krizi ve diğer ekolojik sorunlara karşı dirençli kılmanın yanı sıra, doğa ile bugünkünden farklı bir ilişki kurulmasına da katkı sağlayacak.3

“Yeşil Şehir” kavramıyla beraber kaçınılmaz olarak bir arada ele alınması gereken bir başka konu da “çevresel adalet/iklim adaleti”. Zira bahsi geçen ekolojik felaketlerin yıkıcı etkileri kentler-arası ve kent-içi bağlamda farklı biçim ve seviyelerde yaşanmakta. Farklılaşan sosyal ve ekonomik koşullar nedeniyle, ekolojik felaketlerin ortaya çıkardığı sonuçların büyüklüğü ve yoğunluğu bir kentten diğerine değişiklik göstermekte. Diğer yandan, kentlerin içerisinde de yine sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi eşitsizlik ve adaletsizliklere bağlı olarak ekolojik felaketlerin olumsuz etkileri eşit ağırlıkta hissedilmiyor. Dezavantajlı konumda olan kentli grup ve topluluklar, oluşumuna katkılarının sınırlı ya da az düzeyde olduğu ekolojik felaketler ve sorunlardan daha büyük oranda etkileniyor.4 Bu nedenle, kentleri “yeşil” yapmanın önemli ve ayrılmaz bir parçası kentlerde aynı zamanda “bölüşüm”, “tanınma” ve “katılım” boyutlarıyla adaletin sağlanması. Yeşil Şehir politikalarının “çevresel adalet/ iklim adaleti” çerçevesinde ele alınarak oluşturulması ve uygulanması da katılımcılık ilkesinin hayata geçirilmesiyle sağlanabilir. Kentlilerin politika yapım ve uygulama süreçlerine katılımı sayesinde karar alma mekanizmalarından dışlanmış grup ve topluluklarınki de dahil olmak üzere ihtiyaç, talep ve beklentiler belirlenebilir; eşitlikçi ve adil plan ve eylemler üretilebilir; böylece Yeşil Şehir politikaları sonucunda ortaya çıkacak fayda ve maliyetler hakkaniyetli bir şekilde bölüşülmüş olur

 

1-     Belediye Çalışanlarının Kapasite Artırımı: Belediye çalışanlarına yönelik katılımcı pratiklerin oluşturulması, genel işleyişi ve devamlılığı konusunda kapasite artırımına gidilmesi gerekmektedir. Bu kapasite artırımının bir yolu dünyadan iyi örneklerin sunulduğu, genel katılımcılık prensiplerinin tartışıldığı ve bunların pratikte deneyimlendiği eğitim programlarının uygulanması olabilir. Özellikle iklim krizi gibi bütünleşik mücadele gerektiren konular söz konusu olduğunda, belediye birimlerinin diğer konuları kendi çalışma alanlarına bağlayabilmelerini sağlayacak şeklide kapasite artırımına yönelik uygulamaların yürürlüğe konulması fayda sağlayacaktır.

2-     Bütüncül Yaklaşım ve Kesişim Alanlarının Genişletilmesi: Ekoloji meselelerinin kendi aralarında ve diğer sektörlerle bir arada ele alınması gerekmektedir. İBB birimi temsilcilerinin bir kısmı bu yönde görüş belirtseler de, özellikle iklim değişikliği gibi kapsamlı meselelerde bütüncül yaklaşım anlayışının geliştirilmesi gerekmektedir.

3-     Katılımcılık Süreçlerinin Yine Katılımcı Pratiklerle Tasarlanması: Farklı sektör ve alanlarda uygulamaya konulan katılımcı pratiklerin dışarıdan ve kısıtlı sayıda uzman tarafından tasarlanması yerine, katılımcılık mekanizmalarında yer alacak paydaşlarla beraber düşünülmesi ve planlanması gerekmektedir. Ayrıca, “çevre adaleti / iklim adaleti” çerçevesinden bakıldığında STK’ların savunuculuğunu yaptıkları aktör ve konular hakkında bilgi ve deneyimlerini süreç boyunca aktarıyor olması, özellikle kentte yaşayan dezavantajlı grupların yaşadığı adaletsizlikleri giderecek nitelikte çözümler üretilebilmesine önemli bir katkı sağlayacaktır.

4-     Belediye ve STK’lar Arasındaki Ortaklaşmanın Koordinasyonunun Sağlanması: Gerek belediyenin bürokratik yapısından gerekse STK-belediye arasında kurulan ilişkilerin niteliğinden kaynaklanan koordinasyon sorunlarının, beraber oluşturulacak kalıcı mekanizmalarla giderilmesi bu işbirliklerinin etkinliğini, sürekliliğini ve kapsamını iyileştirecektir.

5-     STK-Belediye İşbirliğinin Zaman ve Mekâna Yayılması; Politika Temelli İşbirliği: Proje kapsamında düzenlenen çalıştaylarda da altı çizildiği üzere, belediyelerin STK’larla proje temelli 1 5 Sivil Toplum ile Şehri Yeşil Yapmak işbirliklerinin ötesinde, daha genel strateji ve politika geliştirmeye yönelik ortak çalışmalarda bulunmaları beklenmektedir. Örneğin, bir STK temsilcisi yenilenebilir enerji konusunda geliştirilecek ortak modellerin beraber oluşturulması sayesinde, belediyelerin “dağıtık enerji” ve “topluluk enerjisi” konularında kentlilere teşvik sağlayacak önemli bir itici güç olabileceğini belirtmiştir. Bu ortaklıkların zaman ve mekâna yayılması ve kalıcı olmasının yolları bulunmalıdır. Bisikilet Evi gibi projelerin yaygınlaştırılması ve diğer alanlarda da uygulanması bu tip işbirlikleri ve ortaklaşmaların sürekli hale gelmesini sağlayacaktır.

6-     Denetleme-İzleme Mekanizma ve Araçlarının İyileştirilmesi ve Geliştirilmesi: Yeşil Şehir çalışmalarında hesap verilebilirlik ve şeffaflık önemli bir yere sahiptir. Kent yerel yönetimleri tarafından ölçülebilir hedefler ve eylem planları hazırlanması, ölçme ve değerlendirme kriterlerinin belirlenmesi ve bu kritelere göre yapılacak ölçüm ve değerlendirmelerin önceden belirlenmiş zaman aralıklarında düzenli olarak kamuoyu ile paylaşılması şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerinin hayata geçmesinde kritik öneme sahiptir. Buna dair gösterge setlerinin oluşturulmasının yanı sıra, uluslararası göstergelerin kullanılırken yerel koşul, ihtiyaç ve taleplere göre yeniden şekillendirilmesi gerekmektedir.

7-     “Açık Veri” Anlayışının ve Uygulamalarının Artırılması, İyileştirilmesi ve Genelleştirilmesi: Buna bağlı olarak, “açık veri” uygulamalarının da özellikle başta sivil toplum ve akademi aktörleri olmak üzere farklı paydaşların dahil edileceği katılımcı bir süreç ile tasarlanması gerekmektedir. Böylelikle genel veriler dışında STK’ların kendi uzmanlıklarına dair ihtiyaç duydukları farklı alan ve konularla ilgili verilerin paylaşılması mümkün olabilir. Verilerin kolay erişilir ve anlaşılır bir biçimde çeşitli araç ve mecralar yoluyla paylaşılması da önemlidir.

1 https://ourworldindata.org/urbanization#what-share-of-people-will-live-in-urban-areas-in-the-future

2 C40, “A Global Opportunity For Cities to Lead”, https://bit.ly/3afZbPx

3 Breuste, J. (2020). The green city: general concept, J. Breuste, M. Artmann, C. Ioja ve S. Qureshi (Ed.), Making Green Cities. Concepts, Challenges and Practices içinde, Springer International Publishing.

Bu yazı şu rapordan alınmıştır; https://www.yesildusunce.org/wp-content/uploads/2021/06/Sivil_Toplum_ile_Sehri_Yesil_Yapmak_17Nisan.pdf



Yorum Gönder

0 Yorumlar