UNCCD COP17 sürecinde Rangelands and Pastoralists (Mera Ekosistemleri ve Pastoralist Topluluklar) konusunun uluslararası gündemde ele alınması, kurak ve yarı kurak bölgelerde ekosistem temelli arazi yönetimi yaklaşımlarının önemini artırmaktadır. Bu bağlamda rangelands kavramı, yalnızca belirli bir arazi kullanım kategorisini veya Türkiye’de Tarım ve Orman Bakanlığının ilgili mevzuatı kapsamında yönetilen mera alanlarını ifade etmemekte; bozkır, doğal çayır, savan ve benzeri otlatmaya elverişli doğal ve yarı doğal ekosistemleri de kapsayan daha geniş bir ekolojik ve yönetimsel çerçeveyi tanımlamaktadır. Bu alanlar, biyolojik çeşitliliğin korunması, toprak karbon stoklarının sürdürülmesi, erozyonun kontrolü, su döngüsünün düzenlenmesi ve kırsal geçim kaynaklarının devamlılığı bakımından kritik ekosistemlerdir. Özellikle iklim değişikliğinin etkilerinin belirginleştiği kurak ve yarı kurak bölgelerde, arazi tahribatının önlenmesi, sürdürülebilir otlatma uygulamalarının geliştirilmesi, ekosistem restorasyonu ve yerel toplulukların geleneksel ekolojik bilgisinin arazi yönetimine entegre edilmesi, arazi tahribatının dengelenmesi (LDN) hedeflerine ulaşılması açısından önem taşımaktadır. Bu nedenle rangelands yaklaşımının Türkiye bağlamında değerlendirilmesi, meraların ötesinde bozkır ve diğer otlak ekosistemlerini de kapsayan bütüncül, ekosistem temelli ve iklim dirençli arazi yönetimi politikalarının geliştirilmesine katkı sağlayabilir.
Arazi yönetimi ve arazi kullanım planlamasında tarım, orman, mera ve Hazine arazileri dışında kalan veya bu kategorilerle tam olarak örtüşmeyen arazi kullanım biçimlerinin de bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu kapsamda sulak alanlar, kıyı ekosistemleri, bozkırlar, doğal çayırlar, maki alanları, çalılıklar, kayalık ve taşlık alanlar, kumullar, tuzcul alanlar, turbalıklar ve diğer doğal ya da yarı doğal ekosistemler önemli bir yer tutmaktadır. Bu alanlar, yalnızca mülkiyet durumu veya idari arazi sınıflandırmaları üzerinden değil; ekolojik işlevleri, arazi örtüsü özellikleri, biyolojik çeşitlilik değerleri, karbon depolama kapasiteleri, su ve toprak rejimleri ile sağladıkları ekosistem hizmetleri bakımından ele alınmalıdır. Özellikle arazi örtüsü ile arazi kullanımının birbirinden ayrılması, mülkiyet statüsü ile ekolojik özelliklerin aynı sınıflandırma içinde değerlendirilmemesi, sürdürülebilir arazi yönetimi politikalarının geliştirilmesi açısından temel bir gerekliliktir.
İklim değişikliği, çölleşme, kuraklık, erozyon ve biyolojik çeşitlilik kaybı gibi süreçler, söz konusu arazi kullanım biçimlerinin ekosistem temelli yönetimini daha da önemli hâle getirmektedir. Bu doğrultuda, arazi tahribatının dengelenmesi (Land Degradation Neutrality—LDN) hedefleri kapsamında, yalnızca tarımsal üretim alanları, ormanlar ve yasal mera alanları değil, diğer doğal ve yarı doğal ekosistemlerin korunması, restorasyonu ve sürdürülebilir kullanımının da planlama süreçlerine dâhil edilmesi gerekmektedir. Özellikle bozkır, doğal çayır, sulak alan, çalılık ve benzeri ekosistemlerin arazi yönetiminde görünür kılınması; karbon stoklarının korunması, toprak organik maddesinin sürdürülmesi, hidrolojik işlevlerin desteklenmesi ve ekolojik bağlantılılığın güçlendirilmesi açısından önem taşımaktadır. Bu nedenle arazi yönetimi politikalarının mülkiyet ve sektörel yetki sınırlarının ötesine geçerek ekosistem bütünlüğünü, arazi örtüsü değişimlerini ve ekolojik süreçleri esas alan çok paydaşlı ve bütüncül bir yaklaşımla geliştirilmesi gerekmektedir.

0 Yorumlar
Yorumunuz İçin Teşekkürler..