2025’te çoğu Afrika’da yaşayan ve YZ modellerini eğitmek için köle şartlarında çalışan insanları anlatan “Yapay zekanın efendileri ve köleleri” başlıklı bir yazı yayınlanmıştı. Bu hafta “More Perfect” sendikasının hazırladığı bir belgesel, benzer çalışma düzeninin bu şirketlere evsahipliği yapan ABD’de de yaşandığını belgeliyor. YZ şirketleri adına köle şartlarında çalıştırılanların yüzde 86’sı sabit faturalarını ödemekte zorlandığını belirtiyor. Kadronun içindeki baskın bir kesim de ayrıca dikkat çekici: Evsizler!
Türkiye’de henüz “statüsü” belirlenmediği için gelgitler yaşayan V şekilli meşhur parmak işareti Britanya’da “zafer” (”Victory”nin V’si) Asya kültüründe ise “barış” anlamına geliyor. Çin devlet televizyonu, özellikle Asya ülkelerinde neredeyse her fotoğraf pozunda kullanılan bu jestin kullanılMAması konusunda halkı uyardı. Sebebi, yüksek çözünürlüklü kareler üzerinden yapay zeka desteğiyle kişilerin parmakizlerinin kopyalanma riski. 3 metre uzaktan çekilenler dahi okunabiliyormuş!
İklim Zirvesi
Almanya'nın Bonn kentinde 8-18 Haziran 2026 tarihleri arasında düzenlenen Bonn İklim Değişikliği Konferansı, iklim finansmanı, Küresel Uyum Hedefi (GGA), sera gazı azaltım politikaları, İki Yıllık Şeffaflık Raporları (BTR), Yeni Toplu Nicel Hedef (NCQG) ve yıllık 1,3 trilyon dolarlık iklim finansmanı yol haritası gibi kritik konuları gündeme taşımaktadır. Konferansın en önemli başlıklarından biri ise Türkiye'nin başkanlığında ve ev sahipliğinde Antalya'da gerçekleştirilecek COP31 hazırlıklarıdır. Bu kapsamda COP31 Eylem Gündemi, vizyon ve öncelikler, lojistik hazırlıklar, yeni Ulusal Katkı Beyanları (NDC), fosil yakıtlardan adil geçiş, ormansızlaşmanın sona erdirilmesi, iklim finansmanına erişim mekanizmaları ve uygulama odaklı iklim eylemleri ele alınmaktadır. Türkiye, COP31 Başkanlığı aracılığıyla müzakere süreçlerinin ilerletilmesi, taraflar arasında uzlaşı zemininin güçlendirilmesi ve Antalya Zirvesi'nde somut kararların alınmasına yönelik hazırlık çalışmalarını yürütmektedir.
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Semra Cerit Mazlum'a göre Türkiye, COP31 Başkanlığını iklim politikalarını güçlendirmek, uluslararası iş birliklerini geliştirmek ve iklim müzakerelerindeki deneyimini artırmak için önemli bir fırsat olarak değerlendirebilir. Ancak küresel ölçekte iklim müzakerelerine yönelik siyasi desteğin zayıflaması ve konferansın Avustralya ile ortak yürütülecek olması süreci daha karmaşık hale getirmektedir. Mazlum ayrıca, günümüzde yaşanan enerji ve jeopolitik krizlerin, enerji güvenliği ile iklim politikalarının birlikte ele alınmasına imkân sunduğunu ve bu durumun yenilenebilir enerji dönüşümünü hızlandırabilecek önemli bir fırsat oluşturduğunu vurgulamaktadır.
Prof. Dr. Semra Cerit Mazlum'a göre Türkiye için COP31 sadece büyük bir uluslararası toplantı değil, aynı zamanda iklim konusunda daha güçlü adımlar atmak ve dünyayla daha yakın iş birliği kurmak için önemli bir fırsat. Her ne kadar dünyada iklim gündemi son dönemde savaşlar ve enerji krizleri nedeniyle geri planda kalmış gibi görünse de, bu gelişmeler temiz enerjiye geçişi hızlandırabilir. Mazlum, Türkiye'nin bu fırsatı değerlendirebileceğini ancak bunun için Avustralya ile uyumlu bir şekilde çalışması ve güçlü bir siyasi irade ortaya koyması gerektiğini ifade ediyor.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Uluslararası Adalet Divanı'nın ülkelere iklim değişikliğiyle mücadele ve fosil yakıt kullanımını azaltma konusunda yasal yükümlülükler getiren tarihi danışma kararını 8 ret ve 28 çekimser oya karşı 141 oyla büyük bir çoğunlukla kabul etmiştir. Genel Sekreter Antonio Guterres'in iklim adaleti ve insanı koruma sorumluluğu açısından güçlü bir teyit olarak nitelendirdiği ve Vanuatu liderliğinde sunulan bu karar, mahkemelerde emsal gösterilmesine rağmen diplomatik alanda benzer bir uzlaşı bulamamıştır. Dünyanın en büyük emisyon üreticileri ve petrol devleri olan ABD, Suudi Arabistan ve Rusya gibi ülkeler karara "ret" oyu verirken; özellikle Tuvalu gibi deniz seviyesinin yükselmesiyle yok olma tehdidi altındaki ada ülkelerinin varoluşsal çığlığına karşın, gelecekte COP31’e ev sahipliği yapacak olan Türkiye ile Hindistan ve Katar gibi ülkeler oylamada çekimser kalmayı tercih etmiştir.
iklim krizi çağında orman yönetimi, su güvenliği ve yangın risklerini ele alırken ezber bozan iki temel kavramı (kuraklık hafızası ve karbondioksit paradoksu) bilimsel bir derinlikle ortaya koyuyor. Klasik reaktif (kriz anı) afet yönetiminin artık işlevsel olmadığını, proaktif ve projelere dayalı entegre bir hidroklimatik stratejiye geçilmesi gerektiğini savunuyor.
Metnin ana fikrini ve çarpıcı tespitlerini 3 ana başlık altında toplayabiliriz:
1. Kuraklık Hafızası: Görünmez Tehdit
Yüzeysel Toparlanma Aldatıcıdır: Yağan dönemsel yağmurlar yüzeydeki toprağı nemlendirse bile, toprağın derinliklerindeki su kaybı (24-48 aylık hidrolojik kuraklık) sistemde kalmaya devam eder. Doğa yaşadığı susuzluk stresini yıllarca unutmaz.
Risk Her Yaz Sıfırlanmaz: Ormanlar yeni yangın sezonuna, geçmiş yıllardan miras kalan birikmiş bir su stresiyle girer. Dolayısıyla tek bir yağışlı yıl, kronikleşmiş yangın riskini ortadan kaldırmaz.
2. Karbondioksit Paradoksu ve Ekosistem Bozulması
Her Yeşillik Sağlık İşareti Değildir: Atmosferdeki yüksek $CO_2$ oranı bitki büyümesini hızlandırıp ormanları daha "yeşil" ve yoğun gösterebilir. Ancak kuraklıkla birleştiğinde bu yoğunluk, hızla kuruyarak devasa bir aşırı yakıt birikimine (biyokütle) dönüşür.
Yıkıcı Geri Besleme Döngüsü: Orman alanlarının yollar ve yapılaşmayla bölünmesi (fragmantasyon) bu riski körükler. Kuraklık ve parçalanma ormanı zayıflatır; zayıflayan orman yanar; yangın ise toprağın su tutma kapasitesini yok ederek kuraklığı derinleştirir. 2025 yılında Bursa, Bilecik ve Eskişehir'de yaşanan can kayıplı trajik yangınlar bu döngünün somut birer kanıtıdır.
3. Türkiye İçin Stratejik Çözüm: Proaktif Politika
Reaktif Yaklaşımdan Proaktif Yönetime: Yangın çıktıktan veya barajlar boşaldıktan sonra harekete geçen klasik anlayış terk edilmelidir. Geçmiş kayıtlara bakmak yerine; toprak nemi, ekosistem stresi ve hidroklimatik eğilimler anlık izlenerek riskler önceden öngörülmelidir.
Ormanlar Hidrolojik Güvenlik Alanıdır: Su toplama havzaları, yeraltı sularını besleyen karstik ormanlar ve yaşlı ekosistemler artık sadece yeşil alan değil, Türkiye'nin stratejik hidrolojik güvenlik bölgeleri olarak kabul edilmeli ve mutlak korumaya alınmalıdır.
Günümüzde yaşanan gıda krizi yalnızca yüksek fiyatlardan ibaret değildir; mevcut gıda sistemi iklim değişikliğine, biyolojik çeşitlilik kaybına, toprak ve su kaynaklarının kirlenmesine ve tarımsal üretimde verim düşüşüne neden olmaktadır. Üretilen gıdanın yaklaşık üçte biri üretim ve tedarik süreçlerinde kaybedilirken, çiftçiler ekonomik zorluklar nedeniyle üretimden uzaklaşmakta ve tarım nüfusu giderek yaşlanmaktadır. Bu durum, toplumların yeterince gıdaya ulaşmasına rağmen sağlıklı ve besleyici gıdaya erişimini zorlaştırmaktadır. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği tarafından düzenlenen “Çözüm Agroekoloji” toplantısında uzmanlar, mevcut gıda sisteminin ekonomik olduğu kadar ekolojik, sosyal ve politik boyutlarıyla da değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Toplantıda, özellikle küçük çiftçilerin desteklenmesi, toprağın organik madde miktarının artırılması ve üretimden tüketime kadar tüm süreçlerde agroekolojik yaklaşımların benimsenmesinin sürdürülebilir bir dönüşüm için kritik önemde olduğu ifade edilmiştir. Agroekoloji; doğal kaynakları koruyan, dış girdilere bağımlılığı azaltan, üretici gelirlerini çeşitlendiren ve iklim değişikliğinin etkilerini hafifleten bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Buğday Derneği, ekolojik pazarlar, gıda toplulukları, zehirsiz üretim kampanyaları ve onarıcı tarım projeleri gibi uygulamalarla daha sağlıklı, adil ve dayanıklı gıda sistemlerinin kurulmasına katkı sağlamaktadır. Dernek, kamu, özel sektör, akademi, çiftçiler ve tüketicilerin iş birliği içinde hareket etmesiyle gıda sistemindeki yapısal sorunların çözülebileceğini savunmaktadır. Dahası: https://www.ekoiq.com/gida-sisteminde-yapisal-donusum-ihtiyaci-doyuyoruz-ama-beslenemiyoruz/
Tayfun Özkaya'nın değerlendirmesine göre 2026 yılı buğday ve arpa alım fiyatları, artan üretim maliyetleri, tarımsal girdi fiyatları, enflasyon ve mazot giderleri dikkate alındığında çiftçiler açısından yetersiz kalmaktadır. Türkiye'nin buğdayda tam anlamıyla kendine yeterli olmadığı, buna karşın ithal buğdayla düşük katma değerli un ve makarna ihracatı yaptığı vurgulanmaktadır. Yazıda küresel tarım şirketlerinin (ABCD şirketleri), dampingli tarım ürünleri ticareti, neoliberal tarım politikaları ve ithalata dayalı gıda sisteminin Türkiye tarımını olumsuz etkilediği belirtilmektedir. Çözüm olarak gıda egemenliği yaklaşımı, üreticinin korunması, agroekolojik tarım uygulamaları, işlemesiz tarım, ürün rotasyonu, biyolojik mücadele, katılımcı ve evrimsel bitki ıslahı gibi yöntemlerle maliyetlerin düşürülmesi, verimliliğin artırılması ve iklim değişikliğine dayanıklı bir tarım sisteminin oluşturulması önerilmektedir.
Maddeler;
Ormanların sadece birer "karbon yutağı" veya "ağaç topluluğu" değil, su rejimini ve iklim direncini belirleyen canlı biyolojik altyapılar olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Ekosistem tabanlı, orman mühendislerinin ve bilimsel verilerin merkezde olduğu yeni bir ulusal su ve yangın politikası Türkiye için artık bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur.
Dünya Bankası tarafından yayımlanan “Karbon Fiyatlandırmasının Durumu ve Eğilimleri 2026” raporuna göre karbon vergileri ve emisyon ticaret sistemlerinden elde edilen küresel gelirler 2025 yılında 107 milyar doları aşarak rekor kırdı. Son on yılda üç kat büyüyen bu gelirler, karbon fiyatlandırmasının iklim politikalarının yanı sıra kamu maliyesinde de giderek daha önemli bir araç haline geldiğini gösteriyor. Dünya genelinde karbon fiyatlandırma uygulamalarının sayısı 87’ye yükselirken, bu mekanizmalar küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık %29’unu kapsıyor. ETS’lerin kapsadığı emisyon payı hızla artarken, Hindistan, Vietnam ve Türkiye gibi ülkelerde yeni uygulamalar ve hazırlık süreçleri öne çıkıyor. Karbon fiyatlandırmasından elde edilen gelirler 2016 yılında 30 milyar doların altındayken 2025 yılında 107 milyar doları aştı. Karbon fiyatlandırması, iklim hedefleri ile sanayi politikalarını giderek daha fazla birbirine bağlıyor. Türkiye’de ETS hazırlıkları ve SKDM uyum süreci devam ederken, uluslararası deneyimler bu mekanizmaların yalnızca emisyon azaltımı değil, sanayi dönüşümü, temiz teknoloji yatırımları ve kamu gelirleri açısından da stratejik araçlar olduğunu gösteriyor.
0 Yorumlar
Yorumunuz İçin Teşekkürler..