RE-LDN Çalıştayı Mustafa Çetin Konuşma Metni- 25 Temmuz 2026

RE-LDN Çalıştayı Mustafa Çetin Konuşma Metni- 25 Temmuz 2026

Sayın Genel Müdürüm,

Sayın Başkanlarım,

Değerli Çalışma Ekibim,

Anadolu'nun binlerce yıllık tarih boyunca şekillenen hikâyesi, aslında bugün anlatacaklarımızın da başlangıç noktasıdır. İzninizle, Anadolu'nun kadim hikâyesiyle sözlerime başlamak istiyorum.

"Bir orman mühendisi olarak, arazi çalışmalarında başarının 4P dediğimiz politika, plan, proje ve paradan önce doğru paradigma, yani doğru bakış açısıyla başladığına inanıyorum."

Arazi yönetiminde ilk büyük paradigma, toprağın kamu varlığı olarak görüldüğü anlayıştır. Bu yaklaşım, Selçuklular döneminde ikta sistemi ile kurumsallaşmıştır. Bu sistemde toprağın mülkiyeti devlete ait kalırken, kullanım hakkı kamu hizmeti ve askerî yükümlülükler karşılığında bireylere tahsis edilmiştir. Böylece üretim ve ekonomik- askerî yapısı güçlü tutulmuştur.

Bazen; "Keşke Selçuklu Devleti'nin tarımdan sorumlu yöneticisi olsaydım."derim. Çünkü uçsuz bucaksız meralar, bereketli ovalar, göç yollarında sürüler ve üretimin hayatın merkezinde; Kim istemezdi ki?

Anadolu'nun üretim kültürünü şekillendiren, bu coğrafyanın sosyal ve ekonomik hafızasını oluşturan Yörükler ve Manavlar önemliydi. Ankara'daki Hacı Bayram-ı Veli çevresini ziyaret ettiğinizde sergilenen kıl çadır ve kara saban, aslında bu kadim üretim kültürünün ve Anadolu'nun tarımsal mirasının sessiz tanıklarıdır.

İkinci paradigma, Osmanlı Devleti'nin geliştirdiği tımar sistemidir. Selçuklulardan devralınan arazi yönetimi anlayışı, Osmanlı'da daha kurumsal bir yapıya kavuşmuştur. Tımar sistemi yalnızca vergi toplamak veya asker yetiştirmek için kurulmuş bir düzen değildi; aynı zamanda toprağın üretken kalmasını, kırsal güvenliğin sağlanmasını ve doğal kaynakların korunmasını da hedefliyordu. Benzer bir yaklaşımı tarih boyunca feodal arazi yönetimlerinde de görüyoruz. Tarım kültürünü yaşatan tarım müzeleri, önemli hafıza merkezleridir.

Üçüncü paradigma, Sanayi Devrimi ile başlayan tekniklerin önemli olduğu arazi yönetimi dönemidir. Bu dönemde özel mülkiyet güç kazanmış, hukuki güvence ön plana çıkmıştır. Osmanlı'da 1858 Arazi Kanunnamesi bu açıdan önemlidir.

Bu dönemin bedeli; hızlı nüfus artışı, sanayileşme, plansız kentleşme ve yoğun arazi kullanımı; erozyon, habitat kaybı ve arazi bozulumunu beraberinde getirdi. Bugün Almanya, bu paradigmanın en başarılı uygulayıcılarından biri olarak gösterilmektedir.

Dördüncü paradigma ise günümüzde içinde bulunduğumuz sürdürülebilir arazi yönetimi yaklaşımıdır. Artık yalnızca üretimi artırmak yeterli görülmüyor; toprağın, suyun ve biyolojik çeşitliliğin korunması da en az ekonomik kalkınma kadar önem taşıyor. Karbon yutak alanlarının artırılması, ekosistem hizmetlerinin sürdürülmesi, su havzalarının korunması ve iklim değişikliğine uyum çalışmaları arazi yönetiminin ayrılmaz parçaları hâline gelmiş durumda.

Türkiye'de havza bazlı planlama, erozyon kontrolü, çölleşmeyle mücadele, ağaçlandırma ve iklim uyum projeleri, sürdürülebilir arazi yönetiminin önemli uygulamalarıdır. Günümüzde tarım, ormancılık ve çevre politikalarının entegre yürütülmesi esastır; Kosta Rika ise ekosistem hizmetleri ve orman restorasyonu politikalarıyla bu yaklaşımın başarılı örneklerinden biridir.



Kıymetli katılımcılar;

Şimdi ise yeni bir paradigmanın eşiğindeyiz; Tarım 5.0

Bana göre bu paradigma; dijital dönüşüm, iklim değişikliğine uyum, karbon yönetimi ve doğa temelli çözümler ekseninde şekillenen entegre arazi yönetimi anlayışıdır.

Artık arazileri yalnızca sahada değil; uydu görüntüleri, insansız hava araçları, yapay zekâ, coğrafi bilgi sistemleri ve büyük veri analizleri ile gerçek zamanlı olarak izleyebiliyoruz. Çölleşme riski, karbon stokları, su dengesi ve ekosistem sağlığı bilimsel verilerle değerlendirilerek karar süreçlerine yön veriyor.

Türkiye de bu dönüşümün önemli adımlarını atıyor. Sayısal kadastro, Türkiye Ulusal Coğrafi Bilgi Sistemi (TU-CBS), ORBİS, karbon yutak alanları, Arazi Tahribatının Dengelenmesi (KDS-LDN) hedefleri ve doğa temelli çözümler, bu yeni yaklaşımın temel bileşenlerini oluşturuyor. Arazi yönetimi artık yalnızca mülkiyet ve üretim değil; iklime direnç, sel, heyelan, çığ ve kuraklık gibi hidrometeorolojik afet risklerinin azaltılması, karbon yönetimi ve ekosistem hizmetlerinin korunması açısından da stratejik önem taşıyor. Bu alanda Avustralya, kurak alan yönetimi ve uzaktan algılama teknolojileriyle öne çıkıyor.

Değerli Katılımcılar,

Bu paradigmada Sivil toplum olarak yapabileceklerimizden bahsetmek istiyorum;

Önümüzdeki yıllarda Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları güncellenecek. Bu süreçte MENA ülkeleriyle iş birliğini artırmalı, kalkınma planlarında çölleşme ve kurak alan ormancılığına daha fazla yer vermeliyiz. Bana göre artık "amaç" ve "hedef" kadar "süreç" kavramını da konuşmalıyız. Çünkü arazi yönetiminde başarı, yalnızca hedefe ulaşmakla değil, o hedefe götüren süreci doğru yönetmekle mümkündür.

Çölleşme ve arazi tahribatıyla mücadelede başarının anahtarı; sürdürülebilir arazi yönetimi, ekosistem restorasyonu, karbon yutak alanlarının artırılması, doğa temelli çözümler, dijital tarım teknolojileri, yapay zekâ destekli karar sistemleri, agroekoloji ve permakültürün birlikte uygulanmasından geçmektedir.

Aramızda tarım, ormancılık ve çevre alanında çalışan çok değerli sivil toplum kuruluşları var. Ancak hep merak etmişimdir; neden Türkiye'de mera odaklı güçlü bir sivil toplum hareketi yok? Oysa meralar; karbon depolamadan biyolojik çeşitliliğe, hayvancılıktan su yönetimine kadar pek çok konuda stratejik öneme sahip.

ÇMUSEP yatay iş birliği entegrasyonuna dayanan özelliğiyle hepimizin incelmesine ihtiyacı var.  Farkındalılık, yayım, sahada yenilikçi projeler üretmek, kadınların ve gençlerin aktif katılımını istiyor ve bunun için fonlara müracat edilmesine salık veriyor.

Belki de yeni paradigma artık sadece kamu kurumlarında ya da üniversitelerde şekillenmiyor. Bugün agroekoloji çalışan gençlerde, toprak üzerine podcast hazırlayanlarda, YouTube'da bilgi üreten içerik üreticilerinde, doğayla yeniden bağ kurmaya çalışan girişimcilerde ve yerel topluluklarda da yeni bir dönüşümün filizlendiğini görüyoruz.

Çünkü geleceğin arazi yönetimi yalnızca toprağı yönetmek değil; bilgiyi, teknolojiyi, toplumu ve doğayı aynı sistem içinde birlikte yönetebilmektir.

Sayın Genel Müdürüm,

Sayın Başkanlarım,

Değerli Katılımcılar,

Bana göre bu yeni dönemin temel kavramı aidiyet olacak. Teknoloji gelişecek, yapay zekâ daha fazla karar verecek, dijitalleşme hızlanacak. Ancak insanın toprakla kurduğu bağı yeniden güçlendiremezsek, bütün bu teknolojilerin eksik kalacağına inanıyorum. Ama bu yeni paradigma ikta ve tımar sistemi gibi daha devletçi olacak. Daha devletçi bir tarım sistemine doğru yöneliyoruz.

Hayatım boyunca benimsediğim bir söz var: "Ne yetiştiriyorsan, o'sun." Yalnızca tarlada yetiştirdiğimiz ürünler değil; yetiştirdiğimiz çocuklar, fikirler ve değerler de bizi tanımlar. Acaba gelecekte toprağa hiç dokunmamış, köyle bağı zayıflamış, araziyi ve merayı sadece haritalarda gören, öküzü, eşeği ya da katırı ancak dijital ekranlarda tanıyan bir nesille mi yaşayacağız?

Peki, yeni nesiller "Benim sadık yârim kara topraktır." derin anlamı hissedebilecek mi? Ya da "Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür." sadece nostaljik hatıra olarak mı okuyacaklar, yoksa yeniden yaşayacaklar mı? İşte bu nedenle, yeni paradigmalar yalnızca teknolojiyle değil; insanın toprakla yeniden kuracağı aidiyet bağıyla anlam kazanacaktır.

Önümüzde önemli bir fırsat var. Acaba COP31, yalnızca iklim politikalarının değil, arazi yönetimi, tarım ve ormancılıkta yeni paradigmaların da başlangıç noktası olabilir mi? Türkiye, doğayı bilen, teknolojiyi kullanan ve toprağı seven yeni nesil tarım ve ormancılık liderleri yetiştirebilir mi? Türkiye'de meralar için çalışan güçlü sivil toplum kuruluşları neden olmasın?

Belki de artık sadece rapor yazan değil, yazan, anlatan, üreten ve sahada olan bir sivil toplum anlayışını birlikte geliştirmeliyiz. Çünkü gerçek değişim, toplantı salonlarında değil; tarlada, ormanda, merada ve köyde başlar.

Gelin, bilgimizi sahayla buluşturalım. Yeni fikirleri birlikte üretelim. Toprağı yalnızca korumayalım; onunla yeniden bağ kuralım.

Hadi arkadaşlar RE-LDN başlasın…

Hepinizi saygıyla selamlıyor, teşekkür ediyorum.



Yorum Gönder

0 Yorumlar